Minik Kurt’un ilk okul sabahı, alarm çalmadan önce başladı.
Çünkü Minik Kurt zaten uyanıktı.
Yatağında gözleri açık yatıyor, tavana bakıyordu.
“Bugün okul var.”
Bir süre sonra tekrar söyledi.
“Bugün gerçekten okul var.”
Sonra yataktan kalkıp çantasını kontrol etti.
Kalemler.
Defter.
Su şişesi.
Küçük mendil.
Anne Kurt’un koyduğu elma.
Baba Kurt’un gizlice eklediği minik not.
Notta şöyle yazıyordu:
MERAK ET. SOR. DİNLE. EĞLEN.
Minik Kurt nota baktı.
“Baba!”
Baba Kurt kapıdan başını uzattı. “Efendim?”
“Bunu sen mi koydun?”
“Kanıtlayamazsın.”
Minik Kurt güldü.
Kahvaltıda biraz sessizdi.
Anne Kurt, “Heyecanlı mısın?”
“Biraz.”
“Kaygılı?”
“Biraz.”
“Meraklı?”
“Çok.”
“Güzel. Aynı anda birkaç duygu yaşamak normal.”
Minik Kurt bunu düşündü. “Yani hem gitmek isteyip hem biraz korkabilirim.”
“Tam olarak.”
Okul, ormanın kıyısında büyük pencereleri olan sıcak bir binaydı. Kapının üzerinde “Gümüşdere Orman Okulu” yazıyordu.
Sınıfta farklı hayvanlar vardı. Tavşan, sincap, kirpi, tilki, geyik, porsuk…
Minik Kurt bazılarını tanıyordu, bazılarını ilk kez görüyordu.
Öğretmenleri Baykuş Münevver Hanım’dı.
“Günaydın,” dedi. “Bugün ilk günümüz. Önce birbirimizi tanıyacağız.”
Herkes sırayla adını ve sevdiği bir şeyi söyledi.
Pıtırcık, “Koşmayı seviyorum.”
Piko, “Taş toplamayı.”
Lila, “Hikâye uydurmayı.”
Badem, “Yemek yemeyi.”
Münevver Hanım gülümsedi. “Bunu tahmin etmiştim.”
Sıra Minik Kurt’a geldi.
“Ben… soru sormayı seviyorum.”
“Harikulade,” dedi öğretmen. “Soru sormak öğrenmenin anahtarlarından biridir.”
İlk etkinlikte masaya çeşitli nesneler koydular: kozalak, tüy, taş, yaprak, eski bir düğme ve küçük bir deniz kabuğu.
“Bunlardan birini seçin,” dedi Münevver Hanım. “Sonra onunla ilgili üç şey fark edin.”
Minik Kurt deniz kabuğunu aldı.
“Üzerinde çizgiler var. İçi parlak. Kulağıma tutunca deniz sesi geliyor.”
Münevver Hanım yanına geldi.
“Gerçekten denizin sesi mi?”
Minik Kurt şaşırdı.
“Değil mi?”
“Bir düşün.”
Minik Kurt kabuğu tekrar kulağına tuttu.
“Peki ne?”
“Çevrendeki sesler kabuğun içinde yankılanıyor.”
“Yankılanmak?”
“Sesin bir yüzeye çarpıp geri dönmesi.”
Minik Kurt bu bilgiyi çok sevdi.
Öğle arasında bahçeye çıktılar. Minik Kurt, daha önce hiç tanımadığı küçük bir geyik gördü. Geyik tek başına oturuyordu.
Minik Kurt yanına gitti.
“Merhaba.”
“Merhaba.”
“Ben Minik Kurt.”
“Ben Çilli.”
“Biz top oynayacağız. İstersen gelebilirsin.”
Çilli biraz tereddüt etti.
“Tereddüt etmek” kelimesini Minik Kurt henüz bilmiyordu ama Çilli’nin yüzünden ne hissettiğini anladı.
“İstersen önce izleyebilirsin,” dedi.
Çilli başını salladı.
Bir süre izledi.
Sonra oyuna katıldı.
İlk vuruşunda top doğrudan çalının içine gitti.
Çilli utandı.
Minik Kurt, “Sorun değil. Ben geçen hafta topu bir karpuzun yanına kadar kaçırdım,” dedi.
Çilli güldü.
Öğleden sonra resim yaptılar. Münevver Hanım, “Bugün gördüğünüz en ilginç şeyi çizin,” dedi.
Minik Kurt dönmedolap çizmedi.
Deniz çizmedi.
Orman da çizmedi.
Bir deniz kabuğu çizdi.
Kabuğun yanına küçük harflerle şunu yazdı:
SES BURADA YANKILANIYOR.
Eve dönerken Baba Kurt onu kapıda karşıladı.
“Nasıl geçti?”
Minik Kurt hiç durmadan anlatmaya başladı.
“Münevver Hanım var, deniz kabuğunda deniz sesi yokmuş, Çilli diye biri var, topu çalıya attı ama önemli değil, yankılanmak diye bir kelime öğrendim, bir de sınıfta çok büyük bir saat var ama saniye sesi biraz sinir bozucu—”
Baba Kurt gülümsedi.
“Yani iyi geçti.”
“Çok iyi.”
“Yarın da gidecek misin?”
Minik Kurt sanki soru saçmaymış gibi baktı.
“Tabii.”
Akşam çantasını yeniden hazırladı.
Bu kez kendi küçük notunu yazıp içine koydu.
Harfler biraz yamuktu ama okunuyordu:
MERAK ETMEYİ UNUTMA.
Ertesi sabah okula giderken Minik Kurt artık okulun yalnızca bir bina olmadığını biliyordu.
Okul; yeni insanlarla tanışılan, bilinmeyen kelimelerin anlam kazandığı, bazen yanlış cevap verildiği, bazen topun çalıya kaçtığı ama her gün biraz daha çok şey öğrenilen bir yerdi.
Ve Minik Kurt’un en sevdiği şey zaten tam olarak buydu:
Henüz bilmediği şeylerin var olması.
