Gümüşdere Ormanı’nda sabah erken saatlerde tuhaf bir telaş vardı. Gece boyunca yağmur yağmış, küçük dereler kabarmış, yaprakların üzerinde iri su damlaları birikmişti.
Minik Kurt pencerenin önünde kahvaltısını ederken dışarıyı izliyordu.
“Bugün orman mis gibi kokuyor,” dedi.
Anne Kurt çayını karıştırdı. “Yağmurdan sonra toprağın kokusu belirginleşir.”
“Belirginleşmek?”
“Daha kolay fark edilir hâle gelmek.”
Minik Kurt burnunu havaya kaldırdı. “O zaman kahvaltının kokusu da oldukça belirgin.”
Baba Kurt tabağına baktı. “Çünkü üçüncü peynirli ekmeğini yiyorsun.”
Tam o sırada kapı hızla çalındı.
Tak tak tak!
Kapıda Tavşan Pıtırcık vardı. Kulakları sırılsıklamdı.
“Minik Kurt! Çabuk gel!”
“Ne oldu?”
“Piko derenin öbür tarafında kaldı.”
Minik Kurt hemen yağmurluğunu giydi. Anne Kurt arkasından seslendi:
“Dikkatli ol. Cesaret, tehlikeyi görmezden gelmek değildir.”
Minik Kurt bunu düşündü.
Pıtırcık’la birlikte dereye vardıklarında su gerçekten yükselmişti. Normalde üzerinden birkaç taşla geçilen küçük dere, şimdi hızlı akan kahverengi bir su yoluna dönüşmüştü.
Karşı kıyıda Kirpi Piko duruyordu.
“Ben iyiyim!” diye bağırdı. “Ama köprüdeki kalaslardan biri yerinden çıkmış!”
Eski tahta köprü eğri duruyordu. Ortadaki kalaslardan biri aşağı sarkmıştı.
Badem hemen, “Ben geçerim,” dedi.
Minik Kurt onun önüne geçti.
“Dur.”
“Ama Piko orada!”
“Biliyorum. Fakat köprü sağlam değil.”
Badem şaşırdı. “Korktun mu?”
Minik Kurt biraz düşündü.
“Evet, biraz.”
Pıtırcık da şaşırdı.
Minik Kurt devam etti: “Ama korkmak, yardım etmeyeceğim anlamına gelmiyor.”
Bu sırada karşı kıyıda Piko, “Ben yüzemiyorum!” diye bağırdı.
“Zaten yüzmeye çalışma!” dedi Minik Kurt.
Minik Kurt çevreye baktı. Köprünün yanındaki büyük söğüt ağacının uzun bir dalı karşı kıyıya doğru uzanıyordu. Fakat dala çıkmak da kaygandır.
“Bir ip lazım,” dedi.
Pıtırcık hemen koşup yakınlardaki bahçıvan Kunduz Usta’yı çağırdı. Kunduz Usta elinde uzun, sağlam bir halatla geldi.
Minik Kurt planını anlattı.
“Halatı ağaca bağlayalım. Piko’ya da öbür uçtan bir halka gönderelim. Sonra köprüden yavaşça gelirken halata tutunsun.”
Kunduz Usta başını salladı. “Makul.”
“Makul ne demek?”
“Akla uygun.”
Badem gülümsedi. “Minik Kurt’un planı akla uygunmuş.”
Hep birlikte çalıştılar. Halat ağaca bağlandı. Pıtırcık çevik olduğu için sağlam taraftaki bir dala tırmandı ve halatı karşıya doğru attı.
İlk atış kısa düştü.
İkinci atış suya gitti.
Üçüncü atışta halat Piko’nun tam önüne düştü.
“Harikulade!” diye bağırdı Minik Kurt.
Piko halkayı beline geçirdi.
“Şimdi yavaşça köprüden gel,” dedi Kunduz Usta. “Acele yok.”
Piko bir adım attı.
Tahta gıcırdadı.
Herkes sustu.
İkinci adım.
Üçüncü adım.
Tam kırık kalasın yanına geldiğinde ayağı kaydı.
Pıtırcık çığlık attı.
Ama Piko düşmedi. Halat onu tuttu.
Minik Kurt ve Badem halatı sıkıca çekiyordu.
“Piko! Ayağını sağdaki kalasa koy!” diye seslendi Minik Kurt.
Piko nefes aldı, ayağını uzattı ve sağlam tahtaya bastı.
Bir dakika sonra karşı kıyıya geçmişti.
Piko Minik Kurt’a sarıldı.
“Ben çok korktum.”
“Ben de.”
“Sen mi?”
“Tabii. Cesur olmak hiç korkmamak değilmiş.”
Kunduz Usta gülümsedi. “Aynen öyle. Cesaret, korkuya rağmen doğru şeyi yapabilmektir.”
Badem biraz utangaç biçimde, “Ben az önce düşünmeden köprüye koşacaktım,” dedi.
Minik Kurt omzunu dürttü. “Sen de halatı çok iyi tuttun.”
Birlikte köprüyü geçici olarak kapattılar. Kunduz Usta üzerine büyük bir tabela astı:
KÖPRÜ TAMİR EDİLENE KADAR KULLANILMAYACAKTIR.
Pıtırcık tabelayı okudu.
“Biraz ciddi olmuş.”
Kunduz Usta, “Tabelalar genellikle ciddi olur,” dedi.
Badem bir köşeye küçükçe şunu ekledi:
ÖZELLİKLE UÇARAK GEÇMEYİN.
“Kim uçarak geçecek?” dedi Piko.
Badem omuz silkti. “Bilmiyorum. Ama tedbirli olmak iyidir.”
Öğleden sonra hep birlikte Minik Kurt’un evine gittiler. Anne Kurt onlara sıcak süt ve tarçınlı çörek hazırladı.
“Piko güvende mi?” diye sordu.
“Evet,” dedi Minik Kurt. “Korktum ama düşündüm. Sonra yardım istedik, plan yaptık.”
Anne Kurt başını salladı. “İşte cesaretin en güzel hâli.”
Pofuduk çöreğini süte batırırken, “Ben de cesurum,” dedi.
“Ne yaptın?” diye sordu Baba Kurt.
Pofuduk ciddi ciddi cevap verdi:
“Dün yatağımın altında bir gölge vardı. Baktım. Çorapmış.”
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra herkes alkışladı.
Çünkü bazen büyük bir dereyi geçmek, bazen de yatağın altındaki çoraba bakmak gerekir.
Ve insanın cesareti, yaptığı işin büyüklüğüyle değil, korkusuna rağmen attığı doğru adımla ölçülür.
